Östersunds faciası: Yol kazası mı, mezar kazısı mı?

20 Temmuz 2017 gecesi Galatasaraylılara yaşatılanı özetlemekle başlayalım isterim:
Yaz mevsimi, aylardan temmuz, rakip İsveç’ten adı Östersunds,  nüfusu 50 bin olan kentin 1996’da kurulmuş futbol kulübü, ilk defa Avrupa kupalarına katılma başarısı gösterebilmişler, parçalı forma giyen stoper Maicon’un bonservisi kadar takım bütçeleri var, iki maçta 180 dakika sahadayız ve toplamda 1-3 yenilerek UEFA Avrupa Ligi’nden eleniyoruz !
O üç golden birine imza koyan İngiliz Jamie Hopcutt rakibimize Tadcaster Albion takımından transfer olmuş yani Büyük Britanya 7.liginden..?
Bütçeyi defans oyuncusu Maicon üzerinden mukayese ediyorduk da, biliyor musunuz Sabri Sarıoğlu’nun eski kulübü Galatasaray 6 senede 8 sağ beke net 21 milyon Euro bonservis ödedi.  
Dört tanesini Dursun Özbek getirdi toplamı 9,3 milyon Euro, dört tane de Ünal Bey getirmişti ederi 11,7 milyon Euro.  Yani dert bir değil, dert yeni değil !
Bir yıl süresi kalmış sayıca eksik başarısız yönetim kurulu ile bir yıllık kontratı olan vasat teknik direktörün Galatasaray’ı 3-4 yıl bağlayan yüklü kontratlara imza atması / attırması pek ilgi çekmiyor sanki, yine de şu maliyetlere farklı perspektiften bakmaya gayret edelim.
Bu yaz futbol takımına katılan dört yeni transferimizin (Gomis + Maicon + Belhanda + Mariano) bonservis ve yıllara yayılmış oyuncu alacaklarının toplamı net 66.650.000 Euro..
Bu rakama vergi, puan başı primler, başarı ödülleri, bonuslar, menajerlik komisyonları ve sair ücretler, masraflar dahil değildir.
Sadece %15 stopaj yükünü üstüne koyarsak brüt maliyet 78,4 milyon Euro oluverir.
Hani kimse bize öneride bulunmuyor deniyor ya, bu yönetime “Avrupa’da olduğu gibi vergiyi sporcular ödesin” teklifi yapıldı, “game changer” olacak bu değişikliğe elbette cesaret edilemedi.  Kulüplerin sürekli devletin himmetiyle hiç vergi ödemediğini zannedenler de olabilir, diyelim ki mevzuata hakim değiller, en azından Galatasaray SK Tüzüğünün 154.maddesini okumalarını tavsiye ederim.
http://www.galatasaray.org/s/besinci-kisim-parasal-konular/32
Bu satırların yazarı dahil olmak üzere kur riskinin hedge edilmesi de önerildi, bildiğim kadarıyla bir çalışma yapılmadı.  Euro/TL kuru 25 kuruş artsa sadece yukarıdaki net bütçenin total maliyeti artışı 16,6 milyon TL fatura çıkarır.  Bu rakamı alıp başka yere kanalize etsek, mesela realize olmuş 2016 gider bütçesine göre Erkek Voleybol, Yüzme, Sutopu, Yelken şubelerinin hepsine birden %100 sponsor olursunuz.
Gomis + Maicon + Belhanda + Mariano dörtlüsünün 1 yıllık stopaj yükümlülüğüne, menajerlerine ödenen kontrat başına ortalama %10 menajer komisyonu eklediğimizde 5.873.822 Euro taahhüt altına girmiş oluyoruz.  Bugünkü kurdan ortalama karşılığı 23,847 adet Doğu/Batı üst kombine kart ediyor.  “Transfer yapmazsak kombine satamayız” noktasından hareket edenler bilsinler ki, hesapsız transfer fırtınasının sonucunda tribün gelirinin hatırı sayılır kısmı zaten berhava oluyor.

İddaa oynayanlar dışında pek çok futbolseverin muhtemelen adını ilk kez duyduğu Östersunds’a elenince müstesna Süper Ligimizin İlhan Cavcav sezonuna dönmüş olduk.
Misal; Süper Lig’de 51 puan toplarsak bu dört yeni transfere 1,169,000 Euro net prim ödeyeceğiz.  51 puanla en iyi ihtimal beşinci oluruz muhtemelen ama olsun, kontratları gereği onlar kazanacak ve bu prim miktarına vergi dahil değildir.
Peki bu primi elde etme hedefi oyuncunun şevkini artırır mı? Bu dörtlü her halükarda 2017-2018 sezonunda kaç puan alırsak alalım toplam 11.200.000 Euro net para kazanacak yani söz konusu prim ancak %10 artışa tekabül eder.  Mesela yıllık gelirin 1/3’ü puana bağlı olsa belki etkisi olabilirdi.  Demek ki bu oyuncuları alacaklarının garantilendiği imzalar ertesinde artık para motive etmez, onları jetonlu oyun makinesi gibi değil insan olarak değerlendirmek gerekiyor.
Stratejik planlama, icra yetkinliği ve iletişim becerilerinin ön planda olduğu spor yönetimi aslen duyguları, enerjiyi ve performansı yönlendirebilmektir.  Bugün Galatasaray’da duygular parçalı kemik kırığına dönüşmüş, enerji yerini küskünlüğe bırakmış, performans kabul edilebilir seviyenin çok altına inmiştir.  Yakın geleceğe dönük umut kalmamış, mevcut yönetim döneminde tüm müspet gelişmeler Emlak Konut üzerinden anlatılagelmiştir. Bu yaklaşıma sahip Gayrimenkul A.Ş. yöneticilerinin takımdaki gedikleri menajer tavsiyeleriyle kapatamayacağı ya da sporcuların kafasındaki korku, şüphe ya da belirsizlikleri Florya’da barbekü partisi vererek gideremeyeceği de açıktır.  Maalesef A.Ş. yöneticilerimiz GRC (governance, risk and compliance) konusunda da kötü performans vermişlerdir.
Bu yönetime oy verenler küskün müdür, ibra edenler pişman mıdır, erken seçim opsiyonuna destek / imza vermeyenler memnun mudur bilemem ama iki senedir yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızın garantisi gibi göründüğünden vaziyet beni çok endişelendiriyor.   
Gönül isterdi ki, dün 5-0 kazansaydık.. O zaman bu vahim tablo daha az ilgi çekerdi ama yine de geçerli olacaktı.  Ezeli rakibimiz geçen sezon Nisan ayında Olympique Lyon’a elendiğinde, UEFA Kupası görseli eşliğinde #TarihBirKereYazıldı diye aklınca sosyal medyadan ayar veren samimiyetsizlik ve kibir, yeni bir tarihe imza atmış oldu dün gece, tek fark budur.  
Bastırırız parayı, 4-5 uçak daha iner, günlük yaşayan taraftar unutur, her şey yoluna girer” diye düşünenler de olabilir, en azından unutmayanlar olacağını ve her platformda hesap sorulacağını bilsinler.  772 gün önce mazbata almış bu yönetim, tam 24 futbolcu transfer etti, hala yetmedi mi?
SONUÇ:
Mevcut koşullar ve ihtimaller göz önüne alındığında, Yönetim Kurulumuz için görünür en iyi seçenek; Aralık ayından geç olmamak kaydıyla seçimli genel kurul yapılacağını ve yeniden aday olmayacaklarını ilan etmeleri, erken seçime kadar geçen dönemde de Galatasaray Spor Kulübü ve bağlı şirketlerini taahhüde sokacak hiçbir karar vermemeleri, herhangi bir imza atmamalarıdır.
İngiliz atasözünde dediği gibi  “if you are in a hole, stop digging / zaten çukurda isen, kazmaktan vazgeç
Koltuğa yapışma ısrarı ve bu manasız çaba sürecek ise, pek çok insan durumu Galatasaray’ın yakın geleceğinin mezarını kazma kararlılığı olarak algılayacaktır, bu algı kaos ve kargaşayı beraberinde getirir.

Galatasaray Model: Quick Checklist for Football Management

Galatasaray Spor Kulübü başkanı Sayın Dursun Özbek, sık sık “varsa projeniz getirin, herkese kapım açık” diyerek üyelere çağrıda bulunuyor.  Uzmanlık alanım olmayan bir konuda kendisine proje sunmak biraz iddialı olur ama Florya’daki futbol yönetiminde üst üste gelen hatalar ve göz göre göre düşülen tuzaklar konuyla ilgili herkese serbest yorum yapma cesareti aşılayacak hale geldi.

Yine de çizmeyi aşmadan, futbola dair master plan oluşumunda zerre-i miskal katkısı olmasını umarak bir liste hazırladım.  Denenmişleri biliyoruz, eksikleri görüyoruz, dünyadaki örnekleri göz önünde bulundurarak herkesin bildiği “yeni şeyler” söylemek lazım.. Belki de tüm yollar Roma’ya çıkmıyordur, belki ciğeri yandığı için hariçten gazel okuyanların sesi bu kez işitilir ve takdir görür.

Galatasaray’a her yıl sürekli anılacak değil, sayıları hafızayı zorladığından tarihleri karıştırılacak başarılar gerektiğini bilerek ve elbette 2000 yılı UEFA Kupası zaferini yad ederek, 17 Mayıs 2017’den ilhamla 17 maddelik öneriler şu şekilde derlenmiştir:

1- U17 UEFA Avrupa futbol şampiyonasında yarı final oynayan U-17 milli futbol takımında Galatasaray forması giyen 6 oyuncumuz var.  Turnuva sonrası yurda dönüşlerinde bu evlatlarımızı ve hatta takım arkadaşlarını da kamuoyu nezdinde taltif edin, şımarmalarına sebep olmayacak biçimde ödüllendirmek de düşünülebilir. Yaz tatili dönüşünde ise bu altılıyı futbol görgü ve kültürlerinin gelişeceği ve forma şansı bulacakları kaliteli liglerden birinde gençlere değer veren Avrupalı kulüplere kiralayın.  İki yıl sonrasında geri döndüklerinde 19 yaşında ve Avrupa tedrisatından geçmiş Galatasaraylı bir omurgamız olur.  Okul durumu veya ailevi sebeplerle yurt dışına gitmeyi tercih etmeyenleri de A takımın müstakbel 24 kişilik kadrosu için mercek altına alın.

 
2- Altyapıdaki teknik kadroların yeterliliklerini profesyonel olarak analiz ettirin ama en güzeli altyapının başına Jan Olde Riekerink’in çok ötesinde yetkin bir yabancı koordinatör getirin.  
Doğru bir Alman tercih ederseniz plan, disiplin ve Almanya’daki Türk gençlerine erişim olanağı elde edersiniz.  
Doğru bir Fransız getirirseniz, frankofon Avrupa ve Afrika’da Fransızca konuşulan ülkelerdeki yetenekli gençlere ulaşma şansınız olur.  Farklı isimler detayına girersek, Güney Afrika’yı mesken tutan Muhsin Ertuğral hocadan belli süreyle istifade edilebilir.  Sıfırdan kurduğu kulüple Romanya şampiyonu olan efsanemiz Gheorghe HAGI ile mutlaka istişare edilmelidir.  Bizim gençlerimiz Viitorul Constanta’ya kiralanabilir ya da HAGI tedrisatından geçmiş gençlerin öncelikli satın alma hakkı yıllık belli bir bedel karşılığı   alınabilir.  
Mesela bu yıl UEFA Şampiyonlar Ligi’nde yarı final oynayan Monaco mucize sayılmamalıdır zira doğru planlamanın eseridir bu başarı.  Monaco’da kadro mühendisliğini üstlenen yetenek avcısı (talent-spotter) Luis Campos kısa süre önce ayda 40.000 Euro maaşla Fransa’nın Lille kulübüne geçti ve geçer geçmez 23 yaş altı yedi oyuncuyu yeni kulübünün kadrosuna kattı.  Şu anda Lille kulübünde çılgın Arjantinli teknik direktör Marcelo Bielsa ve Portekizli Luis Campos kafa kafaya vermiş durumdalar.  Çok değil iki sezon sonra Monaco, Olympique Lyon ve PSG’yi geçip Lille Fransa Ligue 1 şampiyonu olursa şaşırmayın. Luis Campos son kulübü Monaco’ya madden ne kazandırmıştır diye merak edenler, şu an Manchester United forması giyen ve yeni Thierry Henry olarak lanse edilen 22 yaşındaki Anthony Martial ismini ve kariyerini araştırmalıdırlar. Organizasyonlar arası işbirliği bazında da Belçika, Hollanda ve Kuzey Avrupa’da kulüp satın alamasak bile, bir veya iki kulüple yetiştirici kulüp anlaşması da yapabiliriz. 
 
3- Kemerburgaz tesisine geçmemizi beklemeden, Florya’daki çim sahaların bakımını lütfen eksiksiz şekilde tamamlayın.
 
4- Mevcut kadromuzdan 31 Mayıs 2017 itibariyle sözleşmesi sona eren hiçbir oyuncuya yeni kontrat teklif etmeyin.  Takımda huzursuzluk çıkaran, gruplaşma yoluyla iktidar mücadelesi veren, Galatasaray’ın başarısından ziyade kendi piyasasını gözeten, yetersiz performansına mükemmel mazeretler üreten ve soyunma odasının sırlarını dışarı üfüren kim varsa delilleriyle birlikte tespit ettikten sonra ya satın, ya kiralayın ya da süresiz kadro dışı bırakın.  Sıfırdan kadro kuramayacağımıza göre, çürük elmaları ayıklamak şarttır, kaçınılmazdır.  Kalan elmalara da iyi bir ders olacaktır.
 
5- FIFA & UEFA & TFF normlarına uyumlu ceza-ödül yönetmeliğini tüm takıma açıkça izah edin. Yerli oyunculara Türkçe, yabancı oyunculara hem ana dillerinde – hem İngilizce olarak bu yönetmeliği imzalatın, varsa menajerlerinin de parafını alın.
 
6- Bundan böyle T.C. pasaportu taşıyan ve yerli statüsünde oynayacak tüm futbolcularla Türk Lirası (TL) üzerinden kontrat yapın.  Bu öneri aynı zamanda UEFA’nın Galatasaray’a verdiği 1 yıllık müsabakalardan men cezasının 2 Mart 2016 tarihli gerekçeli kararında kulübümüze tavsiye olarak yer almaktadır.
 
7- Yapacağınız tüm yeni kontratları brüt ücret üzerinden yapın.  Yerli ya da yabancı futbolcular, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi kazançları üzerinden tahakkuk edecek her türlü vergiyi diğer mükellefler gibi ceplerinden ödesinler.
 
8- 30 yaş üzeri futbolculara bonservis ödemeyin, tercihen son durağı Galatasaray olacak oyunculardan uzak durun.  En ideali, 28 yaşın üzerinde hiçbir futbolcuyla ilgilenmeyin.
 
9- Bir önceki sezon oynadığı kulüpte sakatlık + ceza nedeniyle toplam müsabakaların %25 ve daha fazlasında forma giyememiş oyuncuları transfer etmeyin.  Tüm takımı da uzun süreli sakatlık riskini kapsayacak klozlar dahilinde sigortalamak için farklı kuruluşlardan fiyat teklifleri alın.
 
10- Scouting çalışmanızı tanıdık menajerler portföyü üzerinden değil, dünya genelindeki nitelikli futbolcular üzerinden gerçekleştirin.  Önerilen değil, seçtiğiniz futbolcularla temas kurun. Galatasaray Spor Kulübü’ndeki mevcut scout ekibinin yönlendirmeleri kulübe kazanç olarak dönüyorsa onlara bonus verin, tamamen isabetsiz tavsiyeler veriyorlarsa farklı çözümler arayın. Örneğin dünyada farklı kulüpler için tarama faaliyeti yürüten profesyonel şirketler var, onlardan süreli hizmet alınabilir.
 
11- Galatasaray’ı geçmiş yıllarda zarara uğratmış oyuncu simsarları ile asla tekrar çalışmayın.  Takım içinde tek bir menajerin 4-5 futbolcusu olmamasına dikkat edin, menajerlerin akıl oyunlarına kapılmamanın bir yolu da budur.  “Biz almazsak Beşiktaş alır, biz imzalamazsak Fenerbahçe kapar” ve benzeri cümlelere kanıp çizginizi bozmayın.  Kadromuza katabileceğimiz yüzlerce futbolcu bulunur ama GALATASARAY bir tanedir.
 
12- (Yıllık ücret x kontrat süresi) x en az %10 kolaycılığı üzerinden yüksek menajerlik ücretleri ödemeyin.  Galatasaray’ı gönül rahatlığıyla tercih eden oyuncu, menajerinin çıkaracağı maddi pürüz yüzünden gelmemezlik etmez.  Gelmiyorsa da, kendi takdiridir.
 
13- Takımın toplam yıllık maliyetini 45 milyon Euro civarına indirin ve NBA benzeri salary cap uygulaması getirin.  Örneğin “üstün başarı ödülleri hariç, bir futbolcu yılda maksimum 2,5 milyon Euro gelir elde eder”   Şu an kadroda olup bu barajın üzerinde kalanlara da, olası kontrat yenilemede kuralın onlar için de geçerli olacağını bildirin. 
 
14- Teknik direktör Igor TUDOR ile yola devam edilecekse kendisine 2017-2018 sezonunun tamamında çalışacağınızın güvencesini verin, takıma teknik patronun tartışmasız TUDOR olduğunu bildirin ve asla sözünüzden dönmeyin
 
15- Eğer Florya’nın futbol aklı Cenk ERGÜN ise ve kendisinin üzerine deneyimli bir sportif direktör getirilmeyecekse, Cenk’e bütçeyi ve hedefleri verin, ondan sonra da asla işine karışmayın. Disiplini sağlamak, takımdan performans almak sportif direktör ve teknik kadronun işi olmalıdır.  Bu riskli bir hamledir ama Florya’daki her işe karışan yönetici profiliyle başarısızlık garanti olduğundan, kabul edilebilir risk kategorisindedir.
 
16- 2017-2018 futbol sezonu için Ali Sami YEN Stadyumu’ndaki kombine fiyatlarını olabildiğince makul tutmaya gayret edin.
 
17- Futbola dair tüm kararlarınızı, Galatasaray’ın SAYGIN İŞVEREN & KARİYER FIRSATI olması hedefini gözeterek alın.  Krampon giyen profesyonelleri formanın önündeki arma için savaşan sporcular haline getirmek yöneticilik sanatıdır, formanın arkasındaki isimlerin unutulmaması için onları hayatlarında şahit olmadıkları yoğunlukta onurlandıracak olan da Galatasaray taraftarıdır.
 
TRANSFER EDİLECEK SPORCULARDA KONTROL PARAMETRELERİ
 
 
– Piyasa değeri  (oyuncunun Avrupa pazarındaki ortalama ederi nedir, Türkiye’ye getirmek için üzerine konacak makul % mark-up ne olabilir?)
– Bonservis bedeli  (oyuncu daha önce maksimum hangi bedelle kulüpler arasında el değiştirmiştir? mevcut kulübünden serbestiyet kazanıp free agent olması için ne kadar süre kalmıştır?)
– Kontrat süresi  (yönetim kurulları görev dönemlerini çok aşan kontratlar yapmamalı, sözleşmelere + x YIL opsiyonu koymalıdır)
– Yıllık ücret  ( fayda/maliyet analizi iyi yapılmalı, yüksek garanti maaşlar yerine maç başına primle dengelenmiş benefit paketleri önermelidir )
 
– Yaşı
– Yeteneği ve oyun stili
– Kulüp kariyeri
– Milli Takım geçmişi
– Hangi ülkede yetiştiği
– Kaç kulüp değiştirdiği
– Hangi teknik adamlarla çalıştığı
– Fiziksel özellikleri
– Sakatlık geçmişi ve diğer sağlık sorunları
– Disiplin sorunları
– Takım kimyasına uyumu
– Aile hayatı ve sosyal alışkanlıkları
– Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, hızlı gece hayatı gibi sporcuya yakışmayan defolara olan mesafesi
Yukarıdaki satırların spor yönetimine meraklı bir amatörün acemi denemesi olarak kabul edilmesini rica ederim.  Galatasaraylıların katkısıyla Türkiye’nin en güçlü spor markası elbette en iyisini bulacak ve ismini yedi düvele yine ve tekrar ezberletecektir.

Nevzuhur başkanlık sistemi ve banka şubesi

Biriktirdiğiniz parayı değerlendirmek üzere mahallenizdeki banka şubesine gittiniz, vadeli hesap açtırmaya niyetlisiniz.

Saat 09:30 ama şube daha açılmamış, az sonra banka personeli teker teker gelmeye başlıyor, kapı açılınca ilk müşteri olarak siz de içeri giriyorsunuz.

Neler olduğunu anlamak için banka memuruna soruyorsunuz haliyle:
– “Mesai çoktan başladı mı, bu sizin şube sabahları kaçta açılır?”
– “Müdür bey kaçta teşrif ederse o zaman açılır”
– “Peki saat kaçta kapanır?”
– “Müdür bey ne zaman lütfedip bizi eve yollarsa o vakit kapanır”
“Neyse ya sizin bileceğiniz iş, ben vadeli hesap açtıracaktım, faiz oranlarınız nedir?”
– “Döviz mi, Türk Lirası mı mevduatınız?”
“Dolar, Euro falan kim kaybetmiş biz bulalım, TL tabi ki”
– “Yerli ve milli bir müşterisiniz, müdür bey adına teşekkür ederiz”
“Sağ olsun da, varsayalım dolar getirsek ne diyecekti sizin müdür bey?”
– “Muhtemelen dış güçlerin maşası bir terörist olduğunuzu mahalle muhtarınıza ihbar ederdi”
“Yok daha neler, neyse bırakalım gevezeliği, TL mevduat faizi diyorduk”
– “Ha onu biz bilemeyiz, müdür bey tanzim ve takdir ederler”
– “Peki tamam faizde anlaştık diyelim, dilediğim zaman vadeyi bozup paramı çekebilir miyim?”
– “Valla müdür bey ile konuşursunuz, müsaade ederse çekebilirsiniz”
“Her şey müdürün ağzına bakıyor, yok mu sizin bankanın kuralı, yasası, yönetmeliği?”
– “Vardı ama biz onu beğenmedik, rafa kaldırdık, yeniden yazılacak ama biz itaat ettik, rahat ettik, müdür bey ne derse o şimdi”
“Öyle saçmalık olur mu, siz resmen tek bir adamın kölesi olmuşsunuz, buraya zırnık para yatırmayacağım gibi şikayet de edeceğim şubenizi!!”
– “Pek heyecanlısınız, peki kime şikayet edeceksiniz?”
“Mesela BDDK’ya dilekçe yazarım”
– “Çok iyi edersiniz ama BDDK başkanı müdür beyin İmam Hatip’ten sıra arkadaşı, oradan bir şey çıkmaz”
“Fark etmez, gerekirse bakanlığa gider anlatırım bu keyfi tavırları, böyle lakayt bankacılık olmaz”
– “Bakanımız müdür beyin damadı olur, müdür beyimizin sözünden çıkmaz”
“Maşallah müdür beyimizin eli kolu uzunmuş, mahkemeye veririm gerekirse, hukuk devleti burası”
– “HSYK başkanı kuzeni, Adalet bakanı ise yeğenidir, tavsiye etmem, başınıza dert açılır.  Ola ki bir yolunu bulup temyize kadar ulaştınız, Yargıtay başkanı eski komşusudur”
“Nedir bu saçmalık, dalga mı geçiyorsunuz?  Aman ya ben gidiyorum, ne haliniz varsa görün”
– “Bi dakka, yok öyle bedavadan tüymek… Hooop Burhanettin, kilitle oğlum kapıyı”
“Gündüz vakti adam alıkoymak ha? Telefonum elimde, 155’i arıyorum”
– “Haşa, alıkoymak demeyelim de, müdür bey karar verecek paranızla mı ayrılacaksınız yoksa seve seve bize mi yatıracaksınız?”
“Adamı hasta etmeyin kardeşim, bak arıyorum şimdi 155’i, derdinizi anlatırsınız polislere, sizi gidi ruh hastası manyaklar!”
– “Sakin olun beyefendi, bu arada ilçe emniyet amiri müdür beyin süt annesinin üvey oğludur, onu söylemiş miydik?”
– “??!!!???!!!!??????
– “Size de yaranılmıyor beyefendi, hizmet ayağınıza gelmiş, üstelik izah ediyoruz sistemin nasıl işlediğini, sürekli dırdır ve muhalefet.. Bir kere de EVET deyiverin, şikayet etmeyin de şükredin biraz ya… Hem düşünen kafalara zararlı fikirler üşüşür, MÜDÜR BEY her şeyi bizden iyi düşünür”
Not: Bu yazıda anlatılan banka tamamen hayal ürünü olup, gerçek kurumlarla hiçbir surette ilgisi yoktur.  Banka memuru, mağdur müşteri ve müdür bey ise sizin gerçek hayatınızdan acıklı kesitlere ve tekrarlayan yanlışlarınız sürdüğü müddetçe yakın geleceğinize işaret etmektedir.

Bir aktörün ölümü üzerine

Bu ülkenin bölünmesinden yana endişe duymak yersiz, öte yandan nasıl bölüneceği / çizginin nereden geçeceği de çok önemli…

Aktör Tarık AKAN akciğer kanserini yenemeyerek bugün 66 yaşında vefat etti.  Türk sinemasının yeşil gözlü yakışıklı jönü neredeyse tüm kadınların gözdesiydi ve jet sosyetenin bir figürü olarak vur patlasın çal oynasın bir hayat sürebilirdi.  Apolitik, memleket gerçeklerinden uzak, yazın adada – kışın Moda’da hatta İsviçre’de kayakta gününü gün edebilirdi.

tarik-akan-ses

Tarık AKAN öyle yapmadı.  Hep mücadelenin tarafı oldu, hep doğru bildiği tarafta dimdik durdu.  İşçilerin haklarını savundu, sansüre karşı durdu, gençlerin ezilip horlanmasına sessiz kalmadı, memleketin ne kadar yakıcı gündemi varsa ya sözünü söyledi ya da net tavrını koydu.  Mahkemelere çıktı, darbe döneminde hücreye hapsedildi.  Bugünün muktediriyle de hiç iyi geçinemedi, geçinmek de istemedi.  Sanatıyla verdi mesajını, izleyicisine çoğu zaman ulaştı o mesajlar ama her devrin adamı olanlar gibi falanca muktedirin eteğinin altına saklanmadı.  Her devrin adamı olmak yerine her devirde namıyla anılan ADAM olmayı tercih etti.

tarik-akan-political

Haklıydı veya haksızdı ama araziye uymaktansa içinden geçeni paylaşmayı yeğledi.  Cumhuriyetçi, demokrat, sol görüşlü bir aydın olarak yaşadı, yaşadığı gibi öldü.

Kendisinin dört dörtlük bir mümin, kusursuz bir insan olduğunu iddia edecek değiliz.  O da hatalarıyla, kusurlarıyla, sevaplarıyla, günahlarıyla bir ademoğlu idi.

Ülkemizin %99’un tabi olduğu varsayılan İslam inancına göre kul ölünce amel defteri kapanır, bu dünyadaki hukuk sona erer.  Soranlar “iyi bilirdik” der, varsa haklarını helal eder, cenaze defnedilir, bundan ötesi kul ile Allah arasındadır.

Merhum Tarık AKAN yalnızca sanatıyla, hayat verdiği karakterlerle bile milyonların kalbine yer etmiş biri olarak hayırla ve hasretle yad edilecek.  Fakat ölümünden sonra ona solcu, komünist, dinsiz, iktidar partisi aleyhtarı gibi etiketler yapıştırıp cehenneme gitmesini, kabir azabı çekmesini dileyenleri ve türlü beddua eşliğinde bu ölümden büyük haz duyan epey kalabalık bir kitleyi yine gördük.

Oysa bizim nesil büyürken, yaşlılar nefret ettikleri / kazık yedikleri  / hayatlarına menfi tesir eden insanlar için bile ölüm anından itibaren “Allah taksiratını affetsin” ya da “bizden geçti, Allah’ından bulsun” derlerdi ve konu kapanırdı.  Oysa bugün hayatları boyunca Tarık AKAN’ı görmemiş, onun elinden bir bardak su içmemiş, aktöre borç vermemiş / borç almamış, ondan kazık yememiş, zarara uğramamış bir grup insanın kin dolu iğrenç cümlelerle nefret kusması toplumun itinayla sürüklendiği berbat atmosferi göstermesi açısından çok trajik..

Bu memleketin ebediyete göçen evlatlarını “bizden olan muhterem / bizden olmayan müptezel” diye ayıran, onların cesetlerini didikleyerek patetik bir tatmin duygusu yaşayan zavallıların adres gösterdiği cehennem, belki de o yaftalanan ölülerin cenneti olacaktır.  Ne de olsa, bu vicdansız güruh asla orada yer almayacağına inanmaktadır.

Sonuç olarak, Tarık AKAN’ın kaybına üzülenler ve “Allah rahmet eylesin” diyenler ile bu ölümden haz duyarak “ateşi bol olsun” diyerek beddua edenler üzerinden yarın ikiye ayrılacaksa bu ülke, kimsenin şikayet etmeyeceğine eminim.  Yeter ki ben, siz veya onlar inandığı tarafta yer alabilsin !

Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, Mavi Boncuk’un Yakışıklısı, Maden’in Nurettin’i, Sürü’nün Şivan’ı, Yol’un Seyit Ali’si, Bakırköy Taş Mektep okulunun sahibi, aktör ve dava adamı olarak hatırlanacaktır.  Cansız bedeni toprakla buluşacak olan Tarık AKAN, kendisini hatırlayanlar kadar uzun yaşayacaktır.

tarik-akan

Merhumu hayırla ve minnetle yad ediyorum.  Rabbim merhametiyle muamele etsin, onun arkasından zehir saçanları da ıslah etsin ya da benden uzağa koysun.. Onların cenneti, belli ki cehennemi aratmaz bana !

Medeniyet tarikatının hakiki pusulası

YENİKAPI meydanında bugün mahşeri bir kalabalık toplanmışken, pek çok kişinin unutmuş göründüğü yalın gerçeği yeniden dile getirelim.
Sene 1925…
Efendiler
Yıllarca müsamaha gören, desteklenen, kamu kurum ve kuruluşlarına habis bir ur gibi yerleşmesine göz yumulan Fethullah Gülen cemaatinin üyeleri (moda deyimiyle FETÖ) hastalıklı zihniyetini 15 Temmuz gecesi darbe kalkışmasına dek vardırdı.
 
Dünün iyi çocukları, altın nesli, alnı secde gören müminleri bugün ezilmesi gereken hamam böceği muamelesi görüyorlar. Gülen’in sözünden çıkmayan ve iradesini Pennsylvania’daki iblise terk eden kimsenin saygı bekleme hakkı yoktur. Ne dün, ne de bugün..
Dini cehalet bir yana, hür iradesi olmayan insan “eşref-i mahlukat” olamaz.
 
Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nde makam / yetki sahibi olup da onca ikaza rağmen bu cemaate (örgüte) yol veren kimsenin de mazur görülme şansı yoktur, özür dilemeleri falan da kendilerini kurtarmaz, üstlendikleri anayasal mesuliyetin hakkını verememiş olanlar bekler ve dileriz ki bir gün hür ve bağımsız yargıya hesap verirler.
 
Artık FETÖ devri bitmiştir, bundan sonra hayatları kaçarak, saklanarak ve 15 Temmuz gecesi ile mukayese edilemeyecek bazı eylemlere girişme hevesiyle geçecektir. İktidarla barışma, buzları eritme, tezgahlarını yeniden kurma şansları kalmamıştır.
 
Ne yazık ki bu devletin çeşitli kademelerinde yuvalanmış yegane dini organizasyon Fethullah Gülen cemaati değildir. Kendine korunaklı iktidar alanı yaratmak isteyen hiç bir cemaat, tarikat, tekke vs. inanç grubunun devlette barınmasına müsamaha gösterilemez.
Amirinden değil hocasından, müdüründen değil imamından, komutanından değil abisinden emir alan kamu görevlisi hayatın doğal akışına, devlet nizamına aykırıdır.  
Din özel hayatın parçası olup, devletin müdahil olmaması gereken mahremidir bireyin.. Kamu hizmetinin gereği olan ehliyet, liyakat ve sadakatin ölçüsü olamaz.
 
İşte o yüzden ister Nurcu, ister Kadiri, ister Süleymancı, Nakşibendi, Menzilci, İsmailağa, vs.. ne kadar tarikat, cemaat, fraksiyon, grup varsa hiç birinin bir diğerine devlet eliyle üstünlük kurmasına, kamu kaynaklarını sömürmesine, kilit pozisyonları ele geçirmesine, başkalarının hukukunu çiğnemesine izin verilemez. Fethullah Gülen’in siyasi boşluğunu doldurmak için çırpınan onca şarlatan varken, LAİKLİK ilkesi tavizsiz ve adil uygulanmazsa Yenikapı’dan pompalanan iyimserlik koca bir yalana dönüşür.
Laiklik tahtası 
Yenikapı ruhu da yalan olur, demokrasi de yalan olur, kendiniz, evlatlarınız ve torunlarınız için umduğunuz mutlu gelecek de yalan olur !
Ülkemizin bir türlü deva bulmayan dertleri, cehalet ve yobazlık, siyasal islam hevesleriyle daha da ağırlaşır, her bir ferdin hayatını çekilmez kılar.
 
Ortak geleceğimizi tehdit eden türlü riskin kavşak noktası olan bu coğrafyada, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmaktan başka çıkar yolu yoktur. Pusulayı kontrol edelim, rotayı düzeltelim yoksa bu yalancı baharın sonu uzun ve kanlı bir kış olacaktır.

Nasıl bir başkan isterim?

Ülkenin en güçlü sivil toplum kuruluşu olabilecek potansiyele sahip Galatasaray Spor Kulübü riyaset makamını işgal eden kişi, hayatı boyunca herhangi bir alanda vasatı aşamamış sıradan biri olabilir mi?

Çok yönlülüğü ve lider karakteriyle ilham veren rahmetli Ali Sami YEN’in yani Reis beyin 111 yıllık hayaline sahip çıkacak 1 numaranın nasıl biri olması gerektiğini düşünürken yazıldı bu satırlar.

Number 1 ASY

Kültür simgesi / Sporun beşiği kulübümüzün yakın geçmişine dair tüm verileri ve yaşadıklarımızı yakından takip etmiş, maddi ve manevi olarak bulunduğumuz noktayı doğru tahlil eden, camiayı-spora yön veren kurumları-medyayı-rekabet koşullarını-ülkenin ve dünyanın şartlarını tanıyan bir Galatasaraylı olsun isterim.

Olimpik ilkeleri özümsemiş; dayanışmanın değerini, takım ruhunun önemini, alın terinin kıymetini, taraftarın ruh halini bilen bir sportmen olsun isterim.

Liyakat ve niteliklerine göre birbirlerini tamamlayacak 15 kişilik yönetim kurulu listesini bizzat kendi belirlesin, tek adamlığa değil takım ruhuna inanan bir lider olsun isterim.

Galatasaray Spor Kulübü’nde seçimlerin kaderini belirledikleri iddiasıyla ortalıkta dolaşan, her seçim sonrası ya kendi yoluna bakan ya da inceden yolunu bulan siyaset esnafıyla yolu asla kesişmesin isterim.

Kısa vadeli kazanç umuduyla, uzun vadeli çıkarları ve müktesep hakları asla riske atmasın isterim.

Kulübümü her yerde, her zaman, herkesin nezdinde iyi temsil etsin hatta başkalarına iyi örnek diye parmakla gösterilsin isterim

Onca branşı, şirketi, projeyi tek başına yönetemeyeceğine göre, emaneti ehline versin isterim.

Delege ettiği sorumlulukları takip etsin, denetlesin, hesap sorsun isterim.

Galatasaray’ın küçülemeyecek kadar büyük, küçültülemeyecek kadar değerli olduğunu adı-soyadı gibi ezberine almış olsun isterim.

Ailesinden intikal serveti ya da bankadaki parasına değil, dünya ölçeğinde sürdürülebilir gelir modelleri kurgulama kapasitesine ve bu amaca uygun deneyimine, ticari ilişkiler kurma becerisine güvensin isterim.

Endüstriyel sporun çok pahalı bir uğraş olduğunun, harcamaların gelirlerden daha hızlı artma riski bulunduğunun, öte yandan salt parayla saadet olamayacağının da farkında olsun isterim.

Sportif başarıları satın almayı değil üretmeyi tercih etsin; bunun da ötesinde hikayesi olan, bu hikayenin çevresinde organizasyonu oluşturan, başarısızlık anlarında bile insanları gurur duyacakları o öykünün parçası yapabilsin isterim.

Dünyanın her yerinde adil rekabet ortamını zehirlediği için kınanmakta olan şike, teşvik primi, doping, ırkçılık, siyasi müdahale gibi eylemlere karşı net ve tutarlı tavır alsın isterim.

Çevresini saran “padişahım çok yaşa” kadrosuyla dünyaya tepeden bakan değil, Galatasaraylılar ile iç içe olan, onların sesini duyan, nabzını tutan ve onlara sahip çıkan mütevazı biri olsun isterim.

Egosunu dizginlemeyi becerebilen olgun bir insan kimliğiyle, başarı anlarında bir adım geri, zor zamanlarda bir adım öne çıksın isterim.

Galatasaraylılara asla yalan söylemeyen, saklaması gereken hassas bilgileri özenle koruyan, çevresindekileri ulaşılabilir hedeflere odaklayan, geniş kitlelere heyecan ve umut aşılayan, kısacası iletişim gücünün farkında olan biri olsun isterim.

Rating kaygısı, cehalet veya kötü niyetten kaynaklanan hırslarıyla, dedikodu şebekesi kuran hatta haysiyet cellatlığına soyunan skor medyasından itinayla uzak dursun isterim.

Demokrasiye, istişareye, şeffaflığa, sporun ruhuna, gönülleri kazanmaya inansın ama kuru gürültüye de pabuç bırakmasın, zorbalık ve baskı karşısında boyun eğmesin isterim.

Kulübün itibarını korumak ve tüm Galatasaraylıları gururlandırmaktan öte bir öncelik düşünmesin isterim.

Seçildiği andan son nefesini verene kadar, hayatındaki en önemli vazife ve payenin kulüp başkanlığı olduğunu bilerek ömrünü sürdürsün ve benden önce Hakk’a yürürse arkasından defalarca “HELAL OLSUN” diyebilmek isterim.

Özhan CANAYDIN ve insanlık halleri

Bu yazının kaleme alındığı gün, Galatasaray Spor Kulübü başkanı Sayın Özhan Canaydın’ın altıncı ölüm yıldönümüdür.  Köklü bir kulübün başkanı, geniş bir camianın lideri olarak yaptıkları ve yapamadıklarıyla onu en iyi tarih yargılayacaktır, ki kendisinden sonra ülke sporunda yaşanan bazı olaylar en azından rahmetli Özhan Canaydın’ın kıymetli bir sportmen olduğunu defalarca ispatlamıştır.

Ozhan Canaydın

Bu yazının amacı herkesin bildiği ve/veya hatırladığı geçmişi analiz etmek değil, iki insan ( Canaydın ve ben) üzerinden temel insanlık hallerine bakmaktır.

Pişmanlık hissi insana dair temel bir duygu olup, kökeninde yarım kalmış olmanın burukluğu varsa çok da uzun sürebilir.

Galatasaray hakkında atıp tutmayı pek sevdiğim yıllarda bana ayar vermek suretiyle meydan okuyan kulüp başkanı “madem çok biliyorsun, gel işin ucundan tut” demişti.  Böyle bir teklifi geri çevirmek olmazdı.  Pazarlama ve iletişim konularında bilabedel hizmet etmek üzere o zaman Mecidiyeköy’de bulunan kulüp merkezinde haftada bir-iki akşam mesai vermeye başladım.  Uzaktan tanıştığım Özhan ağabey ile yakınlaşmamız o döneme rastlar.  ( NotBen kendisine dil sürçmeleri dışında hiç “abi” demedim, hep “başkanım” derdim, arada takılırdı bana.  “Oğlum ben senin abinim, kimse yokken rahat ol” derdi.  Olamadım.  Ali Sami YEN’in koltuğunda oturan birine “abi” demek garip geliyordu, o vefat ettikten sonra ise sürekli “abi” diyorum)

Aradan uzun zaman geçip de, yakalandığı uğursuz hastalığın adı konduğunda, internetteki arama motorlarında epey vakit geçirdim, okuduğumu anlamak için tıp doktoru olmaya gerek yoktu, kaçınılmaz son mutlak kaderdi ve çok yakın olabilirdi.

Uzun boylu, gösterişli bir adam olan Özhan ağabeyin yavaş yavaş güçten düştüğüne şahit oldum.  Üzüldüğümü de hep sakladım, o ise iyimser tavrını hep korudu, başına geleceklerden korkmuyordu veya yeterince iyi bir yaşam sürdüğüne inanıyordu.

İstanbul’daki son görüşmemiz, ne acayiptir ki, Levent trafiğinde ikimiz de farklı araçlardayken gerçekleşti.  34 GSL 16 plakalı bordo renkli sedan otomobilin arka sağ koltuğundaydı, başı geriye yaslanmış, gözleri kapalıydı.  Ben kullandığım aracın camını açtım ama uyuduğu belliydi, “başkanım nasılsınız?” diye bağıramadım.  Yanındaki eşi Asuman abla bana her zamanki zarif edasıyla bir an gülümsedi, yolumuza gittik ikimiz de.

Birkaç hafta sonra, Bursalı Özhan Canaydın, çok sevdiği kentteki özel bir hastaneye yatmıştı.  Durumunun giderek tatsızlaştığı haberleri geliyordu, mutlak sonu bilen ben nedense konduramıyordum.

27 Şubat 2010’da kulübümüzde olağan genel kurul toplantısı vardı.  Kürsüde konuşurken Özhan başkanıma geçmiş olsun dileklerimi iletip, yakın zamanda hizmete girmesini umduğumuz yeni stadyumdaki locasında nice maçları keyifle izlemesini dilediğimi salondakilerle paylaştım.

27 02 2010

Hasta yatağında genel kurulu takip ettiğini adım gibi biliyordum, Serdar Eder notu iletti bana “Özhan abi güzel dileklerinden ötürü teşekkür ediyor, konuşmanın tamamını da ilgiyle dinlemiş” dedi. Sevindim.

Bursa’ya gitme zamanı gelmişti, bir ya da iki sonraki hafta sonu için organize olabilirdim.  O sırada durumunun biraz ağırlaştığı, aile yakınları dışında ziyaretçilerin gelmemesinin rica edildiğini duydum.  Ben hem ailedendim, hem de değildim. Arada kaldım.  Hastane odasında zayıf, yorgun, takatsiz haliyle herkese görünmek istemeyeceğini ve bundan sıkılacağını bildiğim için de gitmedim.

Sonra bir gün telefonum çaldı, “İlker sen bilirsin, Özhan başkanı kaybetmişiz, doğru mu?” dedi ahizedeki üzgün ve kaygılı ses.  İçim o an öyle cızz etti ki, haberin gerçek olduğunu hissettim.  Bu dünyadaki hukukumuz buraya kadardı.

Neden onca şey paylaşıp da, hâl-i hayatında ve güzel günlerde bir kare fotoğraf çektirmedik bilemiyorum.  Bilgim dahilinde olmayıp da biri bizi fotoğraflamış olsa ve şimdi bana getirse ne hissederim, kestiremiyorum bile.   Esasen ben fotoğraf çektirmeyi sevmem, poz vermeyi hiç bilmem, objektifin önünde değil de, deklanşöre basan olmayı her daim tercih ederim.   Bilgim dahilinde Özhan başkanım ile birlikte görüntülendiğimiz tek kare budur ve çok hazindir.  Bursa’daki cami avlusu ve onun başucunda üzgün kardeşi 🙁

Canaydın Funeral

Rahmetli anneannemde de böyle olmuştu.  Seksen yaşını devirdiği halde iğneyi ipliğe gözlüksüz geçiren, takribi 800 metrekare bahçesini tek başına ekip biçip sulayan, sadece aileyi değil konu komşuyu da organik sebze meyveye doyuran, kümesindeki tavuklarından iyi verim alan anneannem için “hastaymış, yatıyormuş” dediğinde annem; “endişelenme annecim, o hepimizi gömer çünkü hayata tutkuyla bağlı, kafası zehir gibi ve emeğiyle ayakta duracak kadar üretken” demiştim.  Yine de hafta sonu ziyaretine gitmek için feribot bileti almıştım.  Ertesi gün sabaha karşı ev telefonu çaldı ve ben niye arandığımızı biliyordum.  Anneannemi kaybetmiştim, ziyaretine değil cenazesine gittim, son kez elini öpemedim.

Anneannem de, Özhan ağabey de Bursa’da yaşıyorlardı.  İkisi de katıksız Arnavutturlar, ikisine de söylemek istediğim bazı şeyleri söyleyemeden onları kaybettim.

Siz siz olun, sevdiğiniz biri hastaysa yanında bulunmaya çalışın.  Büyüğünüzse elini öpün, -Allah esirgesin- küçüğünüzse başını okşayın ama illa ki zaman yaratın.  Ertelemeyin, ihmal etmeyin, sakın ola vazgeçmeyin.

Şimdi ben her ikisini de özlüyorum, her ikisinin de mekanı cennet olsun.  Elbet bir gün buluşacağız, ikisine de anlatacaklarım birikti.

Son söz; dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın.

 

Doğa dile gelse ne derdi düşmanına ?

Gelin bir senaryo yazalım, yaşanmamış bir felaket başımıza gelmiş gibi düşünelim, hani Allah esirgesin şu cennet vatanın dört bir yanı yedi düvel tarafından işgal edilse ne yaparsınız ?

Istanbul isgal

Misal İğneada Longoz ormanları Bulgar çetecilerin eline geçmiş, Kaz Dağları ve Bodrum’un bakir koyları Yunan işgali altında, Mersin Akkuyu’ya Suriye çıkarma gemileri kapak atmış, Sinop ve çevresi Rusya’nın Karadeniz donanması tarafından top ateşine tutuluyor.  Rus paraşütçüler Palovit Vadisi, Uzungöl ve Samistal yaylasına da inmiş üstelik.

Yetmemiş, Artvin Cerattepe Gürcistan tehdidi altında.

İstanbul’un kuzeyindeki ormanlık arazide İngiliz ordusu ağır ağır ilerliyor, önüne geleni deviriyor, tahrip ediyor.

Hele UNESCO dünya mirasında yer alması gereken Hasankeyf yok mu, “barajı patlatır, sular altında bırakırız” diyen katil sürüsü IŞİD’e rehin düşmüş.

Böyle bir durumda ne yapardınız ?

Gazi Mustafa Kemal Paşa, çoraklığıyla ünlü Ankara’nın orta yerinde Atatürk Orman Çiftliği’ni ihdas ederken eminim aklından şu cümle geçiyordu.

Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez

Ankara demişken nasıl unuttuk, dış güçler Atatürk Orman Çiftliği arazisini kısmen ele geçirmiş, ODTÜ arazisine doğru ilerliyor.

İşgal tehdidi öyle büyük ki, başkenti Konya veya Kayseri’ye taşımak tartışılıyor.

Allah muhafaza eylesin, dileriz kimsenin başına gelmesin ama siz böyle bir durumda ne yapardınız ?

Vatanın bağrına rant hevesi dayamışsa hançerini, vardır elbet kurtaracak bahtı kara maderini”  diye niyet edersiniz.

Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” der, savunmaya geçersiniz. 

Hayatınız için, geleceğiniz için, çocuklarınız ve torunlarınız için başka çareniz kalmamıştır.

Benim sadık yarim kara topraktır” demiş Aşık Veysel, biliriz ki topraktan geldik, toprağa gideceğiz.

Nazım Hikmet mezarının başucunda bir çınar ağacı istemiştir en fazla, dünya malı dünyada kalır çünkü.

Hakiki müminlerin tek bir harfinin bile değişmediğine iman ettiği kutsal kitap Kur’an-ı Kerim’de ise şöyle yazmaktadır.

Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? İnsanların birçoğu da azabı hak etmiştir. Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur. Şüphesiz Allah ne dilerse yapar”     HAC Suresi, Ayet 18

Bitkiler ve ağaçlar Allah’a secde ederler”      RAHMÂN Suresi, Ayet 6

Secde eden arbre

Bütün dinlerin kutsadığı doğa kendisini yok etmek için taarruza geçen düşmanlarına karşı nasıl mukabele edecektir acaba ?

Siz ne yaptığınızı bilmiyorsunuz, o yüzden sizi affediyorum, kendimi yenileyerek meydan okuyacağım”  ya da

İntikamım kallavi olacaktır, bana meydan okunamayacağını size ispat edeceğim!

Doğanın cevabı ne olur bilmem ama düşmanın yok ettiği savunmasız ağaçların kuru dalları, doğanın dengesine ve toprağın bereketine kastedenlerin cehennemdeki kazanına odun olsun.

Ateşleri harlı, cehennemdeki ömürleri uzun ve azaplı olsun.

Gömülecek toprak bulamasınlar, tabutları geri dönüşümlü plastikten olsun.

İki yanılgı ve bir tehlike

Türkiye’de “futboldan hiç anlamam” diyen küçük ve samimi bir azınlığı kenarda tutarsak, tek aktivitesi televizyondan yansıyan yeşil çime bakmak olanlar bile futboldan anlar hatta büyük çoğunluk bu işin uzmanlığına da yelken açmıştır.
Bu yazımızda iki beylik cümleden, iki sabit fikirden, iki ezberden doğan iki yanılgıyı farklı örneklerle ele alacağız.
Money ball
YANILGI 1
Futbolda çok para var
Endüstriyel bir temaşaya dönüşen profesyonel futbolda büyük para döndüğü doğru ama Türkiye’de özenilen Premier League ya da BundesLiga’nın sadece sahne önü dikkate alınıyor.
Emek, planlama, strateji ve kuralların hakimiyeti es geçiliyor.  Taraftarın sadakati, seyir kültürü, futbol geleneği, ülkelerin ekonomik gücü, kişi başına düşen gelir ve satınalma davranışı, global marka değerinin getirisi kendiliğinden yazılmış başarı hikayesi gibi okunuyor.
Bizim Süper Lig’in ilk yarısında 18 takımın maçlarını toplam 1 milyon 182 bin seyirci izlemiş, 19 milyon TL ciro gerçekleşmiş.   Ciroya kombine gelirleri dahil değil.
Düğün Dernek 2 isimli sinema filmi insanları güldürmek için yola çıkmış, sadece 3 haftada 4,7 milyon kişi tarafından izlenmiş, 54 milyon TL ciro yapmış.
Sinema futboldan daha mı popüler yoksa sinema salonları stadyumlardan daha mı konforlu ?
Yorum sizlerin..
Money Premier League
YANILGI 2
Futbolda para yoksa başarı da olmaz, zaferler satın alınmalıdır
Eğer başarının tek kriteri devasa bütçeler ve pahalı transferler olsaydı, tüm ülkelerde lig sıralamaları bütçeye göre yapılırdı.  Topun yuvarlak oluşu, takım kimyası, teknik adam becerisi, anlık performanslar, taraftar desteği tamamen önemsiz kabul edilmeliydi.
Misal, 2000 yılında UEFA Kupası’nı Arsenal FC kazanmalıydı, finaldeki rakibi de Leeds United olmalıydı!
Paraya para demeyen Manchester City iki gün önce, Premier League lideri Leicester City’e kendi evinde 1-3 yenildi.
25 lig haftası sonunda 53 puanlı lider Leicester City, dördüncü sıradaki Manchester City’nin 6 puan önünde şu an.
Bu yaz Manchester City Liverpool’dan Raheem Sterling’i 49 milyon pound’a transfer etti, “paraya para dememek” derken şakası yok yani.
Deplasmanda kazanan lider takımın ilk 11’ine Leicester City kulübünün ödediği toplam bonservis 22,25 milyon pound imiş.  Pound bize yabancı, Euro’ya çevirelim, yaklaşık 29 milyon Euro
Şimdi de bu meblağı sarı-kırmızı bonservislere dönüştürelim.
Amrabat + Bruma + Chedjou = Leicester City Starting 11
Yorum yine sizlerin..
İKİ YANILGIYLA İLGİSİZ TEHLİKE NEDİR ?
Galatasaray Sportif A.Ş. başkalarının kontrolüne geçebilir
Sayın Dursun Özbek yıllardır dikkat çektiğimiz Financial Fair-Play tehlikesinin gerçekliğini en yakından hisseden kişi olarak frene basıp arabayı şeridinde tutmaya çalışıyor.
Gelinen nokta, onun ve yönetiminin günahı değil.  Onlar kucaklarında bu bombayı bulacaklarını biliyorlardı, belki fitilinin bu kadar kısa olduğunu hesaplamamışlardı.
Yalnız, sayın başkan sürekli olarak zararı 10 milyon Euro’da tutma hedefinden bahsediyor.  UEFA açısından bakarsanız bu iyiye gidiştir, hafifletici sebeptir ancak bir de halka açık anonim şirket olmamız gerçeği var.
SPK kanunun 28 maddesinin II.fıkrası diyor ki:
“…mevzuata uygun olarak hazırlanmış finansal tablolarına göre üst üste beş yıl dönem zararı eden halka açık ortaklıklarda, oy hakkına ve yönetim kurulunda temsil edilmeye ilişkin imtiyazlar Kurul kararı ile kalkar
İki sene daha 10 milyon Euro zarar edilirse UEFA Galatasaray’a “aferin” derken, SPK “game over” diyebilir.
UEFA nezdinde “break even deficit” olarak tariflenen zarar sınırlamasını, ülke içinde faaliyet karı ya da bütçe fazlasına dönüştürmek zorunda Galatasaray ve bunu muhtemelen UEFA müsabakalarından men edilmiş haliyle başarmak zorunda.
Mission Impossible” serisini izlemiş miydiniz ??
Serinin son filmi yakında, Galatasaray’da !
Mission impossible

1..2.. .. 10… hakem sayıyor !

Futbolun çürüdüğü, futbolseverlerin artık spora benzemeyen bu oyundan soğuduğu, 2000 ve sonrası doğan yeni neslin futbola uzaktan baktığı bir dönemdeyiz.  Kar-zarar hesabı yapmayan mutlu başkanlar, etkisiz yönetimler, ilgisiz & duyarsız kulüp üyeleri, gerçekleri bilmediklerinden transfer müptelasına dönüşen taraftarlar sayesinde buralara kadar gelindi.
 Boxing Referee
Sonbaharı andıran futbol ikliminden, Galatasaray’a dair birkaç bilgi paylaşalım ve hatırlayalım dilerseniz:
1-      Önceki 180 dakikada tek gol atamamış rakibi Osmanlıspor’dan 50 dakikada üç gol yiyen takımımıza sadece maç başı primi olarak yaklaşık 693 bin TL ödenmiştir.  Galatasaray puan alamadığı Süper Lig deplasman maçından gelir elde edememiştir.  Maç başı primlerinin Galatasaray’ın elde ettiği gelire göre düzenlenmesi gerekir, eğer takım 0 puan almışsa, oyuncuların maç başı hak edişi de sıfır olmalıdır.
2-      “BJK gibi Feda demeyeceğiz” yaklaşımı, “biz oyuncularımızla bunun pazarlığını yapacak noktada değiliz” diye anlaşılmalıdır.  Oysa Trabzonspor başkanlığına yeni seçilen ve batık bir kulüp devralan Muharrem Usta, takımının yıllık maaş yükünü 130 milyon TL’den 75 milyon TL’ye indirmeyi başarmıştır.  Oyuncularla varılan anlaşma gereği revize edilen sözleşmelerle bu gerçekleştirilmiştir.
3-      Denk bütçe takıntısıyla hareket eden ve başarılı görünen Medipol Başakşehir, 700 bin Euro’ya bir sene önce transfer ettiği 26 yaşındaki Senegalli oyuncu Stéphane Badji’yi (2.5 milyon Euro + bir sonraki satışından %20 pay) karşılığında iki gün önce RSC Anderlecht’e satmıştır.   Bilindiği üzere Anderlecht, Katar veya Çin kulübü değil, futbol geleneği olan bir Belçika ekibidir.  Galatasaray’ın değerini bir senede dörde katladığı yabancı futbolcu hatırlıyor muyuz ?
4-      Profesyonel futbolu yöneten Galatasaray Sportif A.Ş.’nin son 6 aylık mali performans verileri 19 Ocak 2016’da kap.gov.tr üzerinden kamuoyu ile paylaşıldı.
Buna göre;
  • Şirketimizin öz kaynakları EKSİ 155 milyon TL’dir.
  • Kısa vadeli yükümlülükleri (borçları) 600 milyon TL’dir.
  • Sportif A.Ş. son 6 ayda 32 milyon TL faiz ve finansman gideri ödemiştir.
  • Son 6 aylık dönem zararı  52,2 milyon TL’dir.
 http://kap.gov.tr/bildirim-sorgulari/bildirim-detayi.aspx?id=499982
5-      Diğer ezeli rakipleriyle birlikte, Galatasaray Sportif A.Ş. de TTK md. 376 kapsamındadır.  (sermayenin kaybı ve borca batık olma durumu)   Şirket hakkındaki bağımsız denetçi görüşü: “sürekliliğin devamına ilişkin ciddi şüpheler uyandıracak önemli belirsizliklerin mevcudiyeti” yönündedir.
6-      6362 sayılı SPK Kanunu’nun 28.maddesi halka açık şirketlerdeki imtiyazlı payların durumunu düzenler.  Bu maddeye göre 5 dönem üst üste zarar eden şirketlerde her türlü imtiyazlı hak kaybolur, bu gidişat tam terse çevrilemezse Sportif A.Ş. kulübün kontrolünden çıkabilir.
7-      Tüm bu vaziyet yıllardan beri bilinmekte ve bazı sıkıcı insanlar tarafından sürekli dile getirilmektedir.  Buna rağmen Sayın Dursun Özbek Ekim 2014’de başkan yardımcısı olarak ilk kez göreve geldiğinde, mali tablolara şaşırdığını söylemiştir (Ocak 2016 basın haberi)   Şaşılacak ne olduğunu anlamak mümkün olmadığından, kulüpten biraz uzak geçen yıllarda olup bitene yakın olmamakla belki açıklanabilir.
8-      Yine Sayın Dursun Özbek Ocak 2016 ara transfer harekatının “zınk” diye durmasını, UEFA mektubuna bağlamıştır.  Dün katıldığı bir radyo programında UEFA’dan gelebilecek cezanın muhteviyatı sorulduğunda “mektubu alınca farkına vardık, bilmiyorduk, sürpriz oldu” benzeri ifadeler kullanmıştır.   Oysa UEFA’nın FFP kapsamında öngördüğü cezalar çok önceden bellidir, daha önce bu konuda uyarı niteliğinde 200 bin Euro ceza ödemiş ve üzerine Ünal Aysal döneminde bir dolu söz vermiş kulübün kurtulması mümkün görünmemektedir.
9-      Elbette Galatasaray’da transfer bitmez.  Geçtiğimiz ay Ryan DONK ve Martin LINNES Florya mesailerine başlamışlardır.  İki oyuncunun kontrat sürelerine yayılmış toplam maliyeti 11.575.000 Euro’dur.  Bu rakama maç başı primleri dahil değildir.  Kadromuzda ve/veya bordromuzda yer işgal eden faydasız oyunculardan Jem Paul Karacan, Oğuzhan Kayar, Lucas Ontivero başka kulüplere kiralanmıştır.  Bu üç oyuncudan tek kuruş kiralama geliri elde edilemeyecektir.
Donk Linnes
10-   Yukarıdaki verilerin hiç biri Galatasaray Spor Kulübü Derneği’ne ait değildir, futbolu yöneten şirketimiz Sportif A.Ş. kulüp üyelerinin kontrolü dışındadır, konsolide mali tablomuz çok daha vahimdir.  Korkarım ki faturası da bazı amatör şubelere çıkartılacaktır zira spor kulübü yönetenler futbol dışındaki branşları “külfet” olarak gördüklerini hiç çekinmeden dile getirebilmektedirler !