






Emek ve sorumluluk isteyen ciddi bir eylemdir yazmak. Boşlukta yitip gidecek sözlerin, zamana meydan okuyan mührü de yazıdır ancak.







Galatasaray Spor Kulübü başkanı Sayın Dursun Özbek, sık sık “varsa projeniz getirin, herkese kapım açık” diyerek üyelere çağrıda bulunuyor. Uzmanlık alanım olmayan bir konuda kendisine proje sunmak biraz iddialı olur ama Florya’daki futbol yönetiminde üst üste gelen hatalar ve göz göre göre düşülen tuzaklar konuyla ilgili herkese serbest yorum yapma cesareti aşılayacak hale geldi.
Yine de çizmeyi aşmadan, futbola dair master plan oluşumunda zerre-i miskal katkısı olmasını umarak bir liste hazırladım. Denenmişleri biliyoruz, eksikleri görüyoruz, dünyadaki örnekleri göz önünde bulundurarak herkesin bildiği “yeni şeyler” söylemek lazım.. Belki de tüm yollar Roma’ya çıkmıyordur, belki ciğeri yandığı için hariçten gazel okuyanların sesi bu kez işitilir ve takdir görür.
Galatasaray’a her yıl sürekli anılacak değil, sayıları hafızayı zorladığından tarihleri karıştırılacak başarılar gerektiğini bilerek ve elbette 2000 yılı UEFA Kupası zaferini yad ederek, 17 Mayıs 2017’den ilhamla 17 maddelik öneriler şu şekilde derlenmiştir:

1- U17 UEFA Avrupa futbol şampiyonasında yarı final oynayan U-17 milli futbol takımında Galatasaray forması giyen 6 oyuncumuz var. Turnuva sonrası yurda dönüşlerinde bu evlatlarımızı ve hatta takım arkadaşlarını da kamuoyu nezdinde taltif edin, şımarmalarına sebep olmayacak biçimde ödüllendirmek de düşünülebilir. Yaz tatili dönüşünde ise bu altılıyı futbol görgü ve kültürlerinin gelişeceği ve forma şansı bulacakları kaliteli liglerden birinde gençlere değer veren Avrupalı kulüplere kiralayın. İki yıl sonrasında geri döndüklerinde 19 yaşında ve Avrupa tedrisatından geçmiş Galatasaraylı bir omurgamız olur. Okul durumu veya ailevi sebeplerle yurt dışına gitmeyi tercih etmeyenleri de A takımın müstakbel 24 kişilik kadrosu için mercek altına alın.
Biriktirdiğiniz parayı değerlendirmek üzere mahallenizdeki banka şubesine gittiniz, vadeli hesap açtırmaya niyetlisiniz.
Saat 09:30 ama şube daha açılmamış, az sonra banka personeli teker teker gelmeye başlıyor, kapı açılınca ilk müşteri olarak siz de içeri giriyorsunuz.






Bu ülkenin bölünmesinden yana endişe duymak yersiz, öte yandan nasıl bölüneceği / çizginin nereden geçeceği de çok önemli…
Aktör Tarık AKAN akciğer kanserini yenemeyerek bugün 66 yaşında vefat etti. Türk sinemasının yeşil gözlü yakışıklı jönü neredeyse tüm kadınların gözdesiydi ve jet sosyetenin bir figürü olarak vur patlasın çal oynasın bir hayat sürebilirdi. Apolitik, memleket gerçeklerinden uzak, yazın adada – kışın Moda’da hatta İsviçre’de kayakta gününü gün edebilirdi.

Tarık AKAN öyle yapmadı. Hep mücadelenin tarafı oldu, hep doğru bildiği tarafta dimdik durdu. İşçilerin haklarını savundu, sansüre karşı durdu, gençlerin ezilip horlanmasına sessiz kalmadı, memleketin ne kadar yakıcı gündemi varsa ya sözünü söyledi ya da net tavrını koydu. Mahkemelere çıktı, darbe döneminde hücreye hapsedildi. Bugünün muktediriyle de hiç iyi geçinemedi, geçinmek de istemedi. Sanatıyla verdi mesajını, izleyicisine çoğu zaman ulaştı o mesajlar ama her devrin adamı olanlar gibi falanca muktedirin eteğinin altına saklanmadı. Her devrin adamı olmak yerine her devirde namıyla anılan ADAM olmayı tercih etti.

Haklıydı veya haksızdı ama araziye uymaktansa içinden geçeni paylaşmayı yeğledi. Cumhuriyetçi, demokrat, sol görüşlü bir aydın olarak yaşadı, yaşadığı gibi öldü.
Kendisinin dört dörtlük bir mümin, kusursuz bir insan olduğunu iddia edecek değiliz. O da hatalarıyla, kusurlarıyla, sevaplarıyla, günahlarıyla bir ademoğlu idi.
Ülkemizin %99’un tabi olduğu varsayılan İslam inancına göre kul ölünce amel defteri kapanır, bu dünyadaki hukuk sona erer. Soranlar “iyi bilirdik” der, varsa haklarını helal eder, cenaze defnedilir, bundan ötesi kul ile Allah arasındadır.
Merhum Tarık AKAN yalnızca sanatıyla, hayat verdiği karakterlerle bile milyonların kalbine yer etmiş biri olarak hayırla ve hasretle yad edilecek. Fakat ölümünden sonra ona solcu, komünist, dinsiz, iktidar partisi aleyhtarı gibi etiketler yapıştırıp cehenneme gitmesini, kabir azabı çekmesini dileyenleri ve türlü beddua eşliğinde bu ölümden büyük haz duyan epey kalabalık bir kitleyi yine gördük.
Oysa bizim nesil büyürken, yaşlılar nefret ettikleri / kazık yedikleri / hayatlarına menfi tesir eden insanlar için bile ölüm anından itibaren “Allah taksiratını affetsin” ya da “bizden geçti, Allah’ından bulsun” derlerdi ve konu kapanırdı. Oysa bugün hayatları boyunca Tarık AKAN’ı görmemiş, onun elinden bir bardak su içmemiş, aktöre borç vermemiş / borç almamış, ondan kazık yememiş, zarara uğramamış bir grup insanın kin dolu iğrenç cümlelerle nefret kusması toplumun itinayla sürüklendiği berbat atmosferi göstermesi açısından çok trajik..
Bu memleketin ebediyete göçen evlatlarını “bizden olan muhterem / bizden olmayan müptezel” diye ayıran, onların cesetlerini didikleyerek patetik bir tatmin duygusu yaşayan zavallıların adres gösterdiği cehennem, belki de o yaftalanan ölülerin cenneti olacaktır. Ne de olsa, bu vicdansız güruh asla orada yer almayacağına inanmaktadır.
Sonuç olarak, Tarık AKAN’ın kaybına üzülenler ve “Allah rahmet eylesin” diyenler ile bu ölümden haz duyarak “ateşi bol olsun” diyerek beddua edenler üzerinden yarın ikiye ayrılacaksa bu ülke, kimsenin şikayet etmeyeceğine eminim. Yeter ki ben, siz veya onlar inandığı tarafta yer alabilsin !
Hababam Sınıfı’nın Damat Ferit’i, Mavi Boncuk’un Yakışıklısı, Maden’in Nurettin’i, Sürü’nün Şivan’ı, Yol’un Seyit Ali’si, Bakırköy Taş Mektep okulunun sahibi, aktör ve dava adamı olarak hatırlanacaktır. Cansız bedeni toprakla buluşacak olan Tarık AKAN, kendisini hatırlayanlar kadar uzun yaşayacaktır.

Merhumu hayırla ve minnetle yad ediyorum. Rabbim merhametiyle muamele etsin, onun arkasından zehir saçanları da ıslah etsin ya da benden uzağa koysun.. Onların cenneti, belli ki cehennemi aratmaz bana !

Ülkenin en güçlü sivil toplum kuruluşu olabilecek potansiyele sahip Galatasaray Spor Kulübü riyaset makamını işgal eden kişi, hayatı boyunca herhangi bir alanda vasatı aşamamış sıradan biri olabilir mi?
Çok yönlülüğü ve lider karakteriyle ilham veren rahmetli Ali Sami YEN’in yani Reis beyin 111 yıllık hayaline sahip çıkacak 1 numaranın nasıl biri olması gerektiğini düşünürken yazıldı bu satırlar.

Kültür simgesi / Sporun beşiği kulübümüzün yakın geçmişine dair tüm verileri ve yaşadıklarımızı yakından takip etmiş, maddi ve manevi olarak bulunduğumuz noktayı doğru tahlil eden, camiayı-spora yön veren kurumları-medyayı-rekabet koşullarını-ülkenin ve dünyanın şartlarını tanıyan bir Galatasaraylı olsun isterim.
Olimpik ilkeleri özümsemiş; dayanışmanın değerini, takım ruhunun önemini, alın terinin kıymetini, taraftarın ruh halini bilen bir sportmen olsun isterim.
Liyakat ve niteliklerine göre birbirlerini tamamlayacak 15 kişilik yönetim kurulu listesini bizzat kendi belirlesin, tek adamlığa değil takım ruhuna inanan bir lider olsun isterim.
Galatasaray Spor Kulübü’nde seçimlerin kaderini belirledikleri iddiasıyla ortalıkta dolaşan, her seçim sonrası ya kendi yoluna bakan ya da inceden yolunu bulan siyaset esnafıyla yolu asla kesişmesin isterim.
Kısa vadeli kazanç umuduyla, uzun vadeli çıkarları ve müktesep hakları asla riske atmasın isterim.
Kulübümü her yerde, her zaman, herkesin nezdinde iyi temsil etsin hatta başkalarına iyi örnek diye parmakla gösterilsin isterim
Onca branşı, şirketi, projeyi tek başına yönetemeyeceğine göre, emaneti ehline versin isterim.
Delege ettiği sorumlulukları takip etsin, denetlesin, hesap sorsun isterim.
Galatasaray’ın küçülemeyecek kadar büyük, küçültülemeyecek kadar değerli olduğunu adı-soyadı gibi ezberine almış olsun isterim.
Ailesinden intikal serveti ya da bankadaki parasına değil, dünya ölçeğinde sürdürülebilir gelir modelleri kurgulama kapasitesine ve bu amaca uygun deneyimine, ticari ilişkiler kurma becerisine güvensin isterim.
Endüstriyel sporun çok pahalı bir uğraş olduğunun, harcamaların gelirlerden daha hızlı artma riski bulunduğunun, öte yandan salt parayla saadet olamayacağının da farkında olsun isterim.
Sportif başarıları satın almayı değil üretmeyi tercih etsin; bunun da ötesinde hikayesi olan, bu hikayenin çevresinde organizasyonu oluşturan, başarısızlık anlarında bile insanları gurur duyacakları o öykünün parçası yapabilsin isterim.
Dünyanın her yerinde adil rekabet ortamını zehirlediği için kınanmakta olan şike, teşvik primi, doping, ırkçılık, siyasi müdahale gibi eylemlere karşı net ve tutarlı tavır alsın isterim.
Çevresini saran “padişahım çok yaşa” kadrosuyla dünyaya tepeden bakan değil, Galatasaraylılar ile iç içe olan, onların sesini duyan, nabzını tutan ve onlara sahip çıkan mütevazı biri olsun isterim.
Egosunu dizginlemeyi becerebilen olgun bir insan kimliğiyle, başarı anlarında bir adım geri, zor zamanlarda bir adım öne çıksın isterim.
Galatasaraylılara asla yalan söylemeyen, saklaması gereken hassas bilgileri özenle koruyan, çevresindekileri ulaşılabilir hedeflere odaklayan, geniş kitlelere heyecan ve umut aşılayan, kısacası iletişim gücünün farkında olan biri olsun isterim.
Rating kaygısı, cehalet veya kötü niyetten kaynaklanan hırslarıyla, dedikodu şebekesi kuran hatta haysiyet cellatlığına soyunan skor medyasından itinayla uzak dursun isterim.
Demokrasiye, istişareye, şeffaflığa, sporun ruhuna, gönülleri kazanmaya inansın ama kuru gürültüye de pabuç bırakmasın, zorbalık ve baskı karşısında boyun eğmesin isterim.
Kulübün itibarını korumak ve tüm Galatasaraylıları gururlandırmaktan öte bir öncelik düşünmesin isterim.
Seçildiği andan son nefesini verene kadar, hayatındaki en önemli vazife ve payenin kulüp başkanlığı olduğunu bilerek ömrünü sürdürsün ve benden önce Hakk’a yürürse arkasından defalarca “HELAL OLSUN” diyebilmek isterim.
Bu yazının kaleme alındığı gün, Galatasaray Spor Kulübü başkanı Sayın Özhan Canaydın’ın altıncı ölüm yıldönümüdür. Köklü bir kulübün başkanı, geniş bir camianın lideri olarak yaptıkları ve yapamadıklarıyla onu en iyi tarih yargılayacaktır, ki kendisinden sonra ülke sporunda yaşanan bazı olaylar en azından rahmetli Özhan Canaydın’ın kıymetli bir sportmen olduğunu defalarca ispatlamıştır.

Bu yazının amacı herkesin bildiği ve/veya hatırladığı geçmişi analiz etmek değil, iki insan ( Canaydın ve ben) üzerinden temel insanlık hallerine bakmaktır.
Pişmanlık hissi insana dair temel bir duygu olup, kökeninde yarım kalmış olmanın burukluğu varsa çok da uzun sürebilir.
Galatasaray hakkında atıp tutmayı pek sevdiğim yıllarda bana ayar vermek suretiyle meydan okuyan kulüp başkanı “madem çok biliyorsun, gel işin ucundan tut” demişti. Böyle bir teklifi geri çevirmek olmazdı. Pazarlama ve iletişim konularında bilabedel hizmet etmek üzere o zaman Mecidiyeköy’de bulunan kulüp merkezinde haftada bir-iki akşam mesai vermeye başladım. Uzaktan tanıştığım Özhan ağabey ile yakınlaşmamız o döneme rastlar. ( Not: Ben kendisine dil sürçmeleri dışında hiç “abi” demedim, hep “başkanım” derdim, arada takılırdı bana. “Oğlum ben senin abinim, kimse yokken rahat ol” derdi. Olamadım. Ali Sami YEN’in koltuğunda oturan birine “abi” demek garip geliyordu, o vefat ettikten sonra ise sürekli “abi” diyorum)
Aradan uzun zaman geçip de, yakalandığı uğursuz hastalığın adı konduğunda, internetteki arama motorlarında epey vakit geçirdim, okuduğumu anlamak için tıp doktoru olmaya gerek yoktu, kaçınılmaz son mutlak kaderdi ve çok yakın olabilirdi.
Uzun boylu, gösterişli bir adam olan Özhan ağabeyin yavaş yavaş güçten düştüğüne şahit oldum. Üzüldüğümü de hep sakladım, o ise iyimser tavrını hep korudu, başına geleceklerden korkmuyordu veya yeterince iyi bir yaşam sürdüğüne inanıyordu.
İstanbul’daki son görüşmemiz, ne acayiptir ki, Levent trafiğinde ikimiz de farklı araçlardayken gerçekleşti. 34 GSL 16 plakalı bordo renkli sedan otomobilin arka sağ koltuğundaydı, başı geriye yaslanmış, gözleri kapalıydı. Ben kullandığım aracın camını açtım ama uyuduğu belliydi, “başkanım nasılsınız?” diye bağıramadım. Yanındaki eşi Asuman abla bana her zamanki zarif edasıyla bir an gülümsedi, yolumuza gittik ikimiz de.
Birkaç hafta sonra, Bursalı Özhan Canaydın, çok sevdiği kentteki özel bir hastaneye yatmıştı. Durumunun giderek tatsızlaştığı haberleri geliyordu, mutlak sonu bilen ben nedense konduramıyordum.
27 Şubat 2010’da kulübümüzde olağan genel kurul toplantısı vardı. Kürsüde konuşurken Özhan başkanıma geçmiş olsun dileklerimi iletip, yakın zamanda hizmete girmesini umduğumuz yeni stadyumdaki locasında nice maçları keyifle izlemesini dilediğimi salondakilerle paylaştım.

Hasta yatağında genel kurulu takip ettiğini adım gibi biliyordum, Serdar Eder notu iletti bana “Özhan abi güzel dileklerinden ötürü teşekkür ediyor, konuşmanın tamamını da ilgiyle dinlemiş” dedi. Sevindim.
Bursa’ya gitme zamanı gelmişti, bir ya da iki sonraki hafta sonu için organize olabilirdim. O sırada durumunun biraz ağırlaştığı, aile yakınları dışında ziyaretçilerin gelmemesinin rica edildiğini duydum. Ben hem ailedendim, hem de değildim. Arada kaldım. Hastane odasında zayıf, yorgun, takatsiz haliyle herkese görünmek istemeyeceğini ve bundan sıkılacağını bildiğim için de gitmedim.
Sonra bir gün telefonum çaldı, “İlker sen bilirsin, Özhan başkanı kaybetmişiz, doğru mu?” dedi ahizedeki üzgün ve kaygılı ses. İçim o an öyle cızz etti ki, haberin gerçek olduğunu hissettim. Bu dünyadaki hukukumuz buraya kadardı.
Neden onca şey paylaşıp da, hâl-i hayatında ve güzel günlerde bir kare fotoğraf çektirmedik bilemiyorum. Bilgim dahilinde olmayıp da biri bizi fotoğraflamış olsa ve şimdi bana getirse ne hissederim, kestiremiyorum bile. Esasen ben fotoğraf çektirmeyi sevmem, poz vermeyi hiç bilmem, objektifin önünde değil de, deklanşöre basan olmayı her daim tercih ederim. Bilgim dahilinde Özhan başkanım ile birlikte görüntülendiğimiz tek kare budur ve çok hazindir. Bursa’daki cami avlusu ve onun başucunda üzgün kardeşi 🙁

Rahmetli anneannemde de böyle olmuştu. Seksen yaşını devirdiği halde iğneyi ipliğe gözlüksüz geçiren, takribi 800 metrekare bahçesini tek başına ekip biçip sulayan, sadece aileyi değil konu komşuyu da organik sebze meyveye doyuran, kümesindeki tavuklarından iyi verim alan anneannem için “hastaymış, yatıyormuş” dediğinde annem; “endişelenme annecim, o hepimizi gömer çünkü hayata tutkuyla bağlı, kafası zehir gibi ve emeğiyle ayakta duracak kadar üretken” demiştim. Yine de hafta sonu ziyaretine gitmek için feribot bileti almıştım. Ertesi gün sabaha karşı ev telefonu çaldı ve ben niye arandığımızı biliyordum. Anneannemi kaybetmiştim, ziyaretine değil cenazesine gittim, son kez elini öpemedim.
Anneannem de, Özhan ağabey de Bursa’da yaşıyorlardı. İkisi de katıksız Arnavutturlar, ikisine de söylemek istediğim bazı şeyleri söyleyemeden onları kaybettim.
Siz siz olun, sevdiğiniz biri hastaysa yanında bulunmaya çalışın. Büyüğünüzse elini öpün, -Allah esirgesin- küçüğünüzse başını okşayın ama illa ki zaman yaratın. Ertelemeyin, ihmal etmeyin, sakın ola vazgeçmeyin.
Şimdi ben her ikisini de özlüyorum, her ikisinin de mekanı cennet olsun. Elbet bir gün buluşacağız, ikisine de anlatacaklarım birikti.
Son söz; dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın.
Gelin bir senaryo yazalım, yaşanmamış bir felaket başımıza gelmiş gibi düşünelim, hani Allah esirgesin şu cennet vatanın dört bir yanı yedi düvel tarafından işgal edilse ne yaparsınız ?

Misal İğneada Longoz ormanları Bulgar çetecilerin eline geçmiş, Kaz Dağları ve Bodrum’un bakir koyları Yunan işgali altında, Mersin Akkuyu’ya Suriye çıkarma gemileri kapak atmış, Sinop ve çevresi Rusya’nın Karadeniz donanması tarafından top ateşine tutuluyor. Rus paraşütçüler Palovit Vadisi, Uzungöl ve Samistal yaylasına da inmiş üstelik.
Yetmemiş, Artvin Cerattepe Gürcistan tehdidi altında.
İstanbul’un kuzeyindeki ormanlık arazide İngiliz ordusu ağır ağır ilerliyor, önüne geleni deviriyor, tahrip ediyor.
Hele UNESCO dünya mirasında yer alması gereken Hasankeyf yok mu, “barajı patlatır, sular altında bırakırız” diyen katil sürüsü IŞİD’e rehin düşmüş.
Böyle bir durumda ne yapardınız ?
Gazi Mustafa Kemal Paşa, çoraklığıyla ünlü Ankara’nın orta yerinde Atatürk Orman Çiftliği’ni ihdas ederken eminim aklından şu cümle geçiyordu.
“Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez”
Ankara demişken nasıl unuttuk, dış güçler Atatürk Orman Çiftliği arazisini kısmen ele geçirmiş, ODTÜ arazisine doğru ilerliyor.
İşgal tehdidi öyle büyük ki, başkenti Konya veya Kayseri’ye taşımak tartışılıyor.
Allah muhafaza eylesin, dileriz kimsenin başına gelmesin ama siz böyle bir durumda ne yapardınız ?
“Vatanın bağrına rant hevesi dayamışsa hançerini, vardır elbet kurtaracak bahtı kara maderini” diye niyet edersiniz.
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” der, savunmaya geçersiniz.
Hayatınız için, geleceğiniz için, çocuklarınız ve torunlarınız için başka çareniz kalmamıştır.
“Benim sadık yarim kara topraktır” demiş Aşık Veysel, biliriz ki topraktan geldik, toprağa gideceğiz.
Nazım Hikmet mezarının başucunda bir çınar ağacı istemiştir en fazla, dünya malı dünyada kalır çünkü.
Hakiki müminlerin tek bir harfinin bile değişmediğine iman ettiği kutsal kitap Kur’an-ı Kerim’de ise şöyle yazmaktadır.
“Göklerde ve yerde olanların, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanların ve insanların birçoğunun Allah’a secde ettiklerini görmüyor musun? İnsanların birçoğu da azabı hak etmiştir. Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur. Şüphesiz Allah ne dilerse yapar” HAC Suresi, Ayet 18
“Bitkiler ve ağaçlar Allah’a secde ederler” RAHMÂN Suresi, Ayet 6

Bütün dinlerin kutsadığı doğa kendisini yok etmek için taarruza geçen düşmanlarına karşı nasıl mukabele edecektir acaba ?
“Siz ne yaptığınızı bilmiyorsunuz, o yüzden sizi affediyorum, kendimi yenileyerek meydan okuyacağım” ya da
“İntikamım kallavi olacaktır, bana meydan okunamayacağını size ispat edeceğim!”
Doğanın cevabı ne olur bilmem ama düşmanın yok ettiği savunmasız ağaçların kuru dalları, doğanın dengesine ve toprağın bereketine kastedenlerin cehennemdeki kazanına odun olsun.
Ateşleri harlı, cehennemdeki ömürleri uzun ve azaplı olsun.
Gömülecek toprak bulamasınlar, tabutları geri dönüşümlü plastikten olsun.




